su-logo

La Chef

Seferihisar

Lezzet

 
Montreal'de Bir Türk Restoranı

Montreal’de yaşamaya başladığım ilk günlerde bir Türk restoranı aramaya başlamıştım da bulamamıştım, yıllar sonra benim bir tane açacağım kimin aklına gelirdi dersem yalan olur. O günlerde aklımın bir köşesine takılıp kalmıştı bu düşünce, sonunda bir ay önce gerçekleşti ve adı SU olan bir Türk restoranı oldu Montreal’in.

İşin başında yurt dışında Türk restoranı açmanın bukadar karmaşık olabileceğini düşünmemiştim; bir taraftan insanlara yerini bile bilmedikleri bir ülkenin yemeklerini tattırmaya çalışırken, diğer yandan şehirde yaşayan Türk toplumunun özlediği bütün tatları giderme beklentilerini dizginlemekle uğraşmanız gerekiyor. Sizden mantıcı, pideci, işkembeci, dönerci, börekçi, kebapçı, balık lokantası, meyhane, pastane kısacası herşey olmanızı bekliyorlar ve hatta her biri kendi yöresinin detaylarını da istiyor. Diğer taraftan da bizden çok önce gelip yerleşmiş Yunan ve Lübnan restoranlarıyla karşılaştırılma sorularıyla mücadele etmek var. Türkleri genelde araplarla karıştırma eğilimine karşı da, bir kimlik kargaşasına yol açmamak için, dekorasyondan menüye, müzik seçimine kadar herşeye dikkat etmeniz gerekiyor.

Fakat itiraf etmeliyim ne kadar zor olsa da gerçekten ilginç bir tecrübe yaşıyorum bu iş sebebiyle, hayatında hiç taze incir görmemiş, kırmızı mercimek ne demek bilmediği gibi bunun çorbasının nasıl böyle lezzetli olabileceğini anlamaya çalışan, patlıcandan bukadar çok yemek yapılabileceğini asla düşünmemiş, enginarın sadece tabak süslemek için kullanıldığını zanneden insanların tepkileriyle karşılaşmak inanılmaz eğlenceli oluyor benim için. İnsanların yemeklerimizi yerken yüzlerinde oluşan “biz bunca yıldır nasıl böyle bir lezzetten eksik kalmışız” ifadesini izlemek bütün yorgunlukları dinlendiriyor.

Yoğurtlu soslu iskender benzeri köfteli kebap yapıyoruz örneğin, her seferinde insanlar yoğurdun sıcak yemeğin içinde kullanılmış olmasına çok şaşırıyorlar ama bir o kadar da seviyorlar. Annemin ve babamın kulaklarını çınlatarak yaptığım “kalbura bastı” garsonlarımızın ismini söylemekte en çok zorlandıkları tatlı ama müşterilerimiz bayılıyorlar.

Insanların bu tepkilerini seyrederken kendi kendime düşünüyorum; bizim için sıradan olduğunu düşündüğümüz pek çok yemek ilk defa karşılaşanlar için ne kadar kıymetli olabiliyor. Her gün yeni bir olay biz Türklerin ne kadar şanslı olduğumuzu düşündürüyor bana, uçsuz bucaksız yemek kültürümüzün zenginliğine alışıp, bir yiyecek cennetinde yaşadığımızı unutuyoruz çoğu zaman.

O kadar çok çeşitlilik gösteriyor ki mutfağımız “sizin en önemli yemeğiniz nedir ya da milli yemeğiniz nedir” sorularına cevap bulmak benim için imkansız oluyor. Bunun düşündürücü tarafı da bu kadar zengin bir mutfağın dünyaya yeterince tanıtılamamış olması.

İnsanlar genellikle mutfaklarını tanıyıp alıştıkları ülkeler hakkında daha çok fikir sahibi oluyorlar ve daha çok ilgi duyuyorlar. Buyüzden yurt dışında açılmış restoranların ülkelerinin temsilciliğini yaptıklarına inanıyorum ve ben de kendi çapımda kalbe giden yolun mideden geçtiği ilkesiyle çalışıyorum. Şimdiden Türkiye ile ilgili broşürler istemeye başlayanlar olduğunu gördükçe de mutlu oluyorum.

İlgilenenler için internet sitemiz www.restaurantsu.com

Aralik 2007