Yüzyıllardır, tarafların üstünlüğüne ya da kimin daha güçlü olduğuna, savaş alanlarında ve arenalardaki karşılaşmalar sonucu karar verilmiştir. İşte eski Roma’yı hatırlatan karşılaşmalardan birini izlemek üzere bir arenadayız. Her iki tarafta kendi bölgesinde yoğun bir hazırlık içerisinde, heryerden dumanlar, buharlar çıkıyor. Taraflar biraz gergin ama hırslı, kazanmak arzusuyla çarpışıyorlar. Karşılaşmanın galibi dünyadaki gücünü ve yerini bir kez daha perçinlemiş olacak.
Evet bu oldukça kanlı bir çarpışma ama neyseki bu savaşın sonunda kimsenin canı yanmıyor, canlı canlı pişirilen deniz ürünlerini saymazsak. Amerika’nın en ünlü televizyon yarışmalarından biri “Iron Chef” ya da “Iron Chef America”. Kabaca çevirecek olursak “Demir aşçıbaşı” yani aşçıların en güçlüsü, en büyüğü, bileği bükülemez olanı anlamında düşünülmüş olmalı.
Yarışmanın orjinali “Iron Chef” ve ilk defa 1993 yılında Japonya’da gerçekleştirilmiş. Çok zengin bir Japon gurme otoritesi sayılan Takeshi Kaga, kendisine ait şatosunda “Mutfak Arenası” adını verdiği, gerekli her türlü alet ve malzemenin bulunduğu bir mutfak inşa ediyor. Gene kendisine ait Gurme Akademisinden şeflerle şatoya davet edilen dünyanın ünlü şefleri arasında yarışmalar düzenliyor. FujiTV tarafından yayınlanan program bir süre sonra Amerikada çok ilgi görüyor ve “Iron Chef America” olarak Amerikan versiyonu gerçekleştiriliyor, Food TV kanalında yayına başlıyor.
Iron Chef oldukları kanıtlanmış 4 aşçıbaşından birtanesi, programa davet edilmeye hak kazanmış ve meydan okumaya kararlı bir aşçıbaşıyla yarışıyor. Misafir aşçıbaşı mutfak arenasına alındıktan ve karşılaşacağı “Iron Chef” açıklandıktan sonra, yarışmanın hangi ana malzeme üzerinde gerçekleştirileceğine geliyor sıra. Aşçıbaşılar ana malzemeyi son dakikada sürpriz olarak öğreniyorlar ve bu malzemeyi temel alarak, bir saat içerisinde dört yada beş çeşit yemek yapmaları gerekiyor. Ana malzeme, çok az rastlanan bir balık ya da sebze cinsi olabileceği gibi, tavuk, kuş cinsleri, diğer et çeşitleri, akvaryumda canlı deniz ürünleri (ki bunun için aşçıbaşlarının bunları canlı canlı sudan çıkarıp tezgahlarına götürmeleri gerekiyor), mantar çeşitleri, patates,mısır vs gibi herhangi birşey olabir. Asıl marifet, yapılan yemekte başka malzemeler kullanılsa bile ana malzemenin hakkının verilmesi, başka birşeyin onun tadını bastırmaması ve aynı zamanda görüntüsü ve lezzetiyle eşsiz bir yemek olması gerekiyor.
Aşçıbaşları genellikle uzun yılların tecrübesine sahip, dünyanın pekçok ülkesinde gastronomik etkinliklere katılmış, dünya mutfaklarını çok iyi tanıyan üstadlar oluyorlar. Yarışma süresince her aşçıbaşının iki yardımcısı bulunuyor yanlarında. Mümkün olan en iyi yemekleri üretebilmek için bildiğimiz bilmediğimiz her türlü pişirme tekniğini kullanıyorlar. Mutfak arenasında yemekler hazırlandığı sürede jüri de hazır bulunuyor ve aşçıbaşlarını yemek pişirirken seyrediyorlar. Bu arada programın sunucuları, aynen bir futbol maçı anlatır gibi her detayı oldukça heyecanlı bir sesle anlatıyorlar; “Şef Batali ince kıydığı patatesleri fritöze atmaya başladı bu sırada yardımcısı ton balığıyla dondurma makinasına doğru yaklaşıyor, yoksa ton balıklı dondurmamı var menüde... ” şeklinde meraklandırarak ve biraz da şaşırtarak izleyiciyi karşısına bağlayan yarışmada gerçekten balıklı, tavuklu dondurma denemelerine de rastlamak çok doğal. Altmış dakika boyunca şıkırdayan bıçaklar, gözalıcı hareketlerle, kıvrakça kesilen sebzeler, etler, kızgın tavalara atılan malzemelerin çıkardığı sesler, alkolle tavaları alevlendirmeler, her türlü yemek pişirme gösterisini büyülenerek izliyorsunuz. Bu arenadaki karşılaşmanın en çok şiddet içeren kısmı, bana göre, o heybetli aşçıbaşının satırından kaçmaya çalışan zavallı canlı karides ve yengeçlerin yürüme çabasıyla, akvaryumdan çıkartılmış, sıçrayıp duran balıkların sadece birkaç dakikada filetoya çevrilivermelerini seyretmek. Fakat bu daha çok aşçıbaşlarının ne kadar yetenekli ve bilgili olduklarının da bir göstergesi sayılıyor.
Altmış dakika dolduğunda siz, süslenmiş tabakların içindekilerin tadına bakabilmek için neler yapardım diye düşünürken, ünlü yemek otoritelerinden oluşan, üç kişilik jüri sırayla yemekleri eleştirmeye başlıyorlar. Bir saattir akmasın diye toparlayıp durdugunuz ağzınızın suyunu, artık iyice hızlanan yutkunmalarla kontrol altına almaya çalışıyorsunuz. Jüri, zorlu bir değerlendirmeden sonra karşılaşmanın galibini açıklıyor. Mutfak arenasındaki siddetli karşılaşma birkez daha sona ulaşıyor.
Malum her şiddet içeren televizyon yayının yan etkileri olduğu gibi bu programın da bizde yarattığı olumsuz etkiyle buzdolabına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Daha da kötüsü, buzdolabımızda orda gördüklerimize benzer hiç birşey bulamayarak kendimizi teselli edecek başka yiyecek birşeyler bulmaya çalışmak oluyor.
Bukadar uyarıya rağmen hala bu şovu görmek isteyenlere aşağıdaki internet sitesini ziyaret etmelerini tavsiye ederim; Food Network Iron Chef
Temmuz 2006
