Çocukluğunu küçük bir kasabada, büyük ve her yemeği davete dönüşen bir ailede geçirmiş, damak tadına düşkün bir baba ile muhteşem aşçı bir annenin kızı olmaktan dolayı herzaman kendimi şanslı bulmuşumdur. Bu yüzden de geriye dönüp baktığımda çocukluğum mutfakla ilgili anılarla doludur.
Henüz iki buçuk, üç yaşlarında olmalıyım mutfağımızdaki kuzinenin beni ne çok etkilediğini hatırladığımda; şu andaki yüksek teknoloji mutfak ürünleri bile bende aynı etkiyi yapmıyor. Mutfağımızı ıstırken aynı zamanda birkaç yemek pişirip, fırınında da börek, çörekler yapılabilirdi. Üzerinde dört ya da beş ocak gözü vardı halkalarla iç içe geçmiş, böylece tencere boyutuna göre ayarlanırdı halkalar; benim içinse keyifli bir oyuncaktı soğuk olduğu zamanlarda. Kuzinenin közlenmiş odun ateşinde babamın pişirdiği soğanların tadını da bugün gibi hatırlıyorum. Sanırım ozamanlardan belliymiş yemeğe olan düşkünlüğüm.
Yetmişli yıllarda yaz aylarında anneannemlerin sebze bahçesinde kuzenlerle birlikte geçirilen zamanları unutmak mümkün mü? Taptaze her gün dalından koparıp yediğimiz, domatesler, armutlar, şeftaliler, sabah erkenden toplanan incirler, patlıcanlar biberler, bamyalar nasıl da mis gibi kokarlardı ve ne lezzetliydiler, pazarlarda ne kadar arasam da o lezzeti ancak anılarımda bulabiliyorum artık.
Evimize tulumla gelen gerçek tulum peynirlerini, kalıp gibi kesilebilen tepside yoğurtları, içi kıpkırmızı taze yumurtaları, hergün sütçüden alınan yeni sağılmış sıcak inek sütünü hatırladıkça zamanı geri göndürebilmek istiyorum bazen.
Henüz plajların ‘beach club’ olmadığı yıllarda, annelerin hazırladığı dolmalar, kızartmalar, börekler eşliğinde arkadaşlarla geçirilen plaj eğlenceleri de çocukluğumun en gözde anıları arasındadır.
Her yıl ağustos ayı geldiğinde tarhana ve salça yapma eğlenceleri de başlardı, her hafta bir komşuya yardım edilir böylece haftlarca bütün mahallede tarhana ve salça kokuları yayılırdı. Tarhana hamuru hazırlandığında küçük bir kısmı yoğurt, zeytinyağı ve baharatlar karıştırılarak komşularla birlikte yenirdi hatta ben bunu o kadar çok severmişim ki anneme ‘komşular yiyip bitirmesinler tarhanamızı’ dermişim. Otuz yıl sonra hala kulaklarımı çınlatıyorlar bu konuda.
Sonbahar geldiğinde zeytin mevsimi de gelirdi. Yağ fabrikasına gitmeden önce evimizin avlusuna kamyonla yığılan zeytinler içinde oynardık. Ama en çok hoşuma giden annemin onların içinden ayıklıp tuzlayarak olgunlaştırmasını seyretmekti. Tabii bir de tek tek kırılan yeşil zeytinler. Bütün bu işler bittiğinde evimizin bodrumunda yerini alan dev bir zeytinyağı deposu sayesinde pilavdan kızartmaya her şeyin zeytinyağıyla pişmesine yetecek kadar yağ olurdu. Çocukluk alışkanlığı olsa gerek, büyüdüğümde yağın parayla alınıp şişeyle tüketilmesine alışmam çok zor oldu.
Evde kesilip, temizlenen tavuklar, eve geldiğinde halâ yarı canlı olan balıklar, yeni toplanmış sebze ve meyveler, elde açılan hamurlar, özenle ve sevgiyle her gün yeniden hazırlanan yemekler, aile, arkadaşlar ve komşularla paylaşılan lezzetler, bugün parayla satın alınamayacak kadar çok kıymetliler.
Sanırım benim nostaljik çocukluk anılarım her köşesinden birer parça hepimiz anıları. Son yıllarda hızlanan şehir ve iş hayatı, teknolojinin yaşamımızı değiştirmeye başlaması sebepleriyle yeme içme alışkanlıklarımızda hızla değişiyor, arada eskiyi hatırlamak da damağımızda hoş bir lezzet bırakıyor.
Subat 2007
